GENEL TARIM POLİTİKALARI
ÜZERİNE BİR
DEĞERLENDİRME
1.Türk Tarımının Yapısı
Tarım sektörü; özellikle, temel ihtiyaç
maddelerini üreten bir sektör olarak, stratejik bir öneme sahiptir. Bu nedenle
bütün ülkeler, özellikle tahıl, şeker, et, süt, bitkisel yağ gibi temel
tarımsal ürünlerde, kendine yeterli olma veya bu ürünleri büyük ölçüde
yurtiçinden sağlama gayreti içerisindedir. Gelişen bir ekonominin en önemli
bileşenlerinden birini tarım sektörü oluşturmaktadır. Bir ülkenin GSMH’si
içinde Tarım sektörünün payına bakarak ülkenin gelişmişlik düzeyi hakkında
fikir yürütmek mümkündür. Örnek vermek gerekirse Çin’de bu değer 1990’da%27
iken 1999’da %17’ye düşmüştür. Oysa Arnavutluk örneğinde 1990’da %37 iken
1999’a %57 olması ülke gelişimi açısından iyimser bir gösterge değildir. Buna
karşın neredeyse tek başına dünyayı doyurabilecek büyüklükte tarım sektörüne
sahip ABD’nin GSMH’ içinde tarım sektörünün payı %2 gibi ihmal edilecek
düzeylerdedir. Durum böyle iken ABD’nin 2004 yılında tarımsal ürün ihracatının
geçen yıla göre 5,3 milyon Dolar artışla 61,5 milyar Dolar olacağı
öngörülmektedir. Türkiye’de tarım, hem GSMH’a katkı sağlaması hem de temel bir
istihdam alanı olması yönünden önemini korumaya devam etmektedir. Tarımın çok
fonksiyonlu olması yalnızca tarımsal faaliyetlerden sağlanan kamusal mallardan
doğmaz. Ayrıca kırsaldan kente göçü kısıtlayarak toplumsal huzurun korunmasında
önemli bir rol üstlenir. Bununla birlikte, bir ülke gelişirken tarımın önemi
sanayi ve hizmetler sektörünün büyümesi için göreceli olarak azalır. Türkiye
ekonomisinde tarımın payı sanayi ve hizmetler sektörünün büyümesinden dolayı
yıllar itibarıyla azalmasına karşın, bir çok ülkeye oranla toplam üretim ve
istihdamdaki payı yine göreceli olarak
daha büyüktür.
Son yıllarda Türkiye ekonomisi önemli
krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Yüksek faizlerden kaynaklanan büyük
miktarlardaki faiz giderlerinin diğer kamu harcamalarını daraltması,
Türkiye’nin son dönemde kamusal yatırımlara yeterli kaynak ayırmasını
engellemiş ve bu yüzden sabit sermaye yatırımlarının GSMH’ ya oranı azalma
eğilimi göstermiştir. Tarım da bu gelişmeden ekonominin diğer sektörleri gibi
olumsuz etkilenmiştir. Tarımda istihdam hem göreceli hem de mutlak olarak
azalmıştır. Türkiye’de toplam kırsal nüfusun %70’i tarımda istihdam
edilmektedir. Tarımda istihdam edilen iş gücünün toplam istihdama oranını
%30’un üzerinde olmasına karşın, bu sektörün Türkiye’nin GSMH’na katkısı 2003
yılı itibariyle %12.4’dür. Bu gelişme, tarımda çok düşük bir verimliliğin
göstergesidir. Çoğu çiftçi okuma yazma bilmemekte, bu durum modern tarımsal
teknolojilere ulaşmayı sınırlandırmakta ve hala geleneksel üretim metotlarıyla
tarımsal üretim gerçekleştirilmektedir. Tarımsal katma değer göstergeleri,
Türkiye’de tarımsal üretimin hala iklim koşullarına bağlı olduğunu
göstermektedir. Birçok gelişmekte olan ülkede tarımsal ürün ihracatının önemli
bir bölümü gelişmiş ülkelere kıyasla o ülkeye has kısıtlı sayıda geleneksel
ürün üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bir veya birkaç
temel tarımsal ürüne bağımlı ekonomilerde devamlı
değişkenlik gösteren dış piyasa fiyatları ve buna bağlı olarak düşüş gösteren
ihracat gelirleri sektörde yatırım ve istihdam politikasını etkilemektedir.
Böylece bir veya birkaç ürüne bağımlı ülkelerin dünya pazarlarındaki payı
giderek azalmakta, hatta zaman içinde silinip gitmektedir. Son yıllarda tarımsal üretimde önemli bir düşüş yaşanması,
yalnızca iklim koşullarına değil, tarım politikalarında yaşanan önemli
dönüşümlerle de ilişkilidir.
Tarım ürünleri ithalatı, ihracatından
daha hızlı artmakta, tarım ürünlerinin toplam ihracat ve ithalat içindeki payı
düşmektedir. 2002 yılında tarım ürünleri ihracatı toplam ihracatın %11.2’sini
ve tarımsal ithalat toplam ithalatın %7.8’ini oluşturmaktadır.Son yıllarda bu
oran ihracat aleyhine gelişme göstermektedir. Tarım sektörüyle ilgili bazı
göstergeler, Tablo 1’de
gösterilmektedir. Türkiye’nin tarım ve gıda sanayi ürünleri ihracatında
özellikle 1980’li yıllardan sonra özellikle ihracata yönelik modern gıda sanayi
tesislerinin kurulmasıyla gıda ihracatı ivme kazanmış, bununla birlikte
geleneksel tarım ürünleri ihracatı hala toplam ihracatta önemli paya sahiptir.
Türkiye’nin tarım ve gıda sanayi ürünleri ihracatı, yıllar itibariyle ürün
çeşitlendirmesine gidilememesi nedeniyle ihracatta sağlıklı gelişme açısından
önemli bir sorun teşkil etmektedir. Türkiye’nin 2001 yılı itibariyle toplam
tarım ve gıda sanayi ürünleri ihracatının yaklaşık 1/3’ünden fazlasının fındık,
tütün ve kuru meyvelerden oluşması, ihracatın söz konusu ürünlerde gerek iç,
gerekse dış piyasada meydana gelebilecek ani değişimlere açık olması sonucunu
doğurmaktadır.
Türk tarım sektörünün uluslar arası rekabet gücünü etkileyen
unsurlar şu şekilde sıralanabilir:
• Üretimde mevcut olan alt yapı sorunları
• Miras Hukuku (arazi bölünmesi)
• Etkin tarım sigortası
• Kamu kaynaklarının yetersizliği
• Eğitim
• Sertifikalı tohum üretiminin yaygınlaştırılması
• Sözleşmeli tarım
• Hammadde sanayi entegrasyonu
• İyi tarım teknikleri
• Kamuda yetişmiş teknik personelin aynı konuda
sürekliliğinin sağlanması
(uzmanlaşma)
• Gerek kamu gerekse özel sektör kuruluşlarının görev
alanlarıyla ilgili güçlü alt yapıya sahip, hızlı hareket edebilen yapıya
dönüştürülmesi
• Tarımsal altyapı fonlarının etkin kullanılması
Tablo 1.
1996-2003 Yılları Arasında Türkiye
Tarımıyla İlgili Seçilmiş Göstergeler :
|
Yıllar |
1996-97 |
1998-99 |
2000 |
2001 |
2002 |
2003 |
|
İşsizlik Oranı Kırsal (%) |
3,5 |
3,5 |
3,9 |
4,7 |
5,7 |
6,5 |
|
Tarımda istihdam (milyon) |
8,9 |
9,0 |
7,8 |
8,1 |
7,5 |
7,2 |
|
Tarımda ist payı (Milyon) |
44,1 |
41,0 |
36,0 |
37,6 |
34,9 |
33,9 |
|
Tarımın GSMH oranı (%) |
13,9 |
13,9 |
13,4 |
13,6 |
13,4 |
12,4 |
Yukarıdaki tabloyu yorumlayacak olursak tarımın GSMH oranı içindeki payı
gittikçe azalmakta buna karşılık kırsal kesimde işsizlik oranı gittikçe
artmaktadır. Tarımda istihdam hem kişi hem de pay olarak azalma göstermektedir.
Bu tablodan kırsaldan kente göçün arttığını ve yeni bir dönüşümün içinde
olduğumuzu anlıyoruz.
Yapısal dönüşümün (tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin) henüz
gerçek-leştirilemediği Türkiye’de kırsal alandaki yoğun nüfus nedeniyle, toprak
insan dengesi bozulmuştur. Tarımsal nüfusun fazlalığı nedeniyle tarım
işletmeleri giderek daha küçük ve çok parçalı işletmeler durumuna gelmekte,
optimal işletmelerden uzaklaşılmaktadır. Bu tür işletmelerin ortak özelliği,
düşük üretim, yüksek gizli işsizlik ve düşük rekabet gücüdür. Yine de bu tür
işletmelerin Türkiye’deki kırsal nüfusun büyük çoğunluğu için gelir güvenliği
ve geçim kaynağı olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Bu noktada kamusal destek
kaynakları ve tarımsal politikaların doğru yönlendirilmesi önem kazanmaktadır.
1991 Genel Tarım Sayımına göre, 5.2 olan ortalama işletme genişliği, 2001
yılında 6 hektara yükselmiştir. Toprakların %41’ni elinde tutan tarım
işletmelerinin %85’i 10 hektardan daha az toprağa sahiptir. Tarım
işletmelerinin %15’i ise 10 ila 50 hektar toprağa sahiptir. Bu işletmelerin
sahip oldukları topraklarınsa ancak yarısı işlenebilmektedir. Sulanabilir
toprakların oranı 1991 yılında %14 iken bu oran, 2001 yılında %20’ye ulaşmıştır
Çiftçilik (bitkisel ve hayvansal üretim), ormancılık ve balıkçılık olmak üzere
üç alt sektörü bünyesinde bulunduran tarım sektöründe, en fazla üretim katkısı
sağlayan alt sektör çiftçilik sektörü olup, diğerlerinin üretimdeki payları
oldukça düşük düzeylerdedir. Çiftçilik alt sektöründe de en fazla katkıyı
sağlayan bitkisel üretimdir.
Türkiye
tarımının en önemli alt sektörünü oluşturan bitkisel üretim; taze meyve ve
sebzeler, tahıllar, yumru bitkiler, sanayi bitkileri ve yem bitkilerini kapsamaktadır.
Türkiye; nohut, kırmızı biber, pamuk, salatalık, patlıcan, yeşil fasulye,
mercimek, fındık, soğan, şeker pancarı, karpuz, kavun, çekirdekli meyveler,
incir, zeytin ve koyun sütünde dünya sıralamasında ilk beş arasında yer
almaktadır. FAO 2004 yılı verilerine göre, Türkiye dünyanın en büyük kayısı,
fındık ve incir üreticisidir. Meyve ve sebzeler Türkiye’nin tarımsal üretimi
içinde büyük paya sahiptir. Ayrıca tarımsal ürün ihracatında da önemli bir rol
oynar. Bu ürünlerden en önemlileri, domates, fındık, üzüm, zeytin ve narenciye
olarak sıralanabilir. İklim ve ekolojik koşulların uygunluğu nedeniyle 2003
yılında 11 milyon ton meyve ve 23 milyon ton da sebze elde edilmiştir. 2004
yılında Türkiye’nin toplam tarımsal alanlarının %60’ı tahıl üretimine
ayrılmıştır. Tahıl alanları 2000 yılında en yüksek düzeyine ulaşmış daha sonra
azalmaya başlamıştır. Şu anda 1980’li yıllardaki düzeyindedir. 2003 yılında
toplam tahıl üretimi 33.9 milyon ton olarak gerçekleşmiş, bunun 19 milyon
tonunu buğday, 8.1 milyon tonunu da arpa üretimi oluşturmuştur. Mısır üretimi
ise, 2004 yılında 3 milyon ton olarak gerçekleşti-rilmiştir.
Türkiye’nin
doğal koşulları, özellikle de otlak hayvanları için, hayvan sayısının artmasına
elverişlidir. Bununla birlikte doğal ve ekonomik koşullar, rekabet eksikliğinin
neden olduğu girdi maliyetlerindeki artış,hayvancılığın öneminin azalmasına
neden olmaktadır. Bu duruma bağlı olarak, 1983-2003 yılları arasında koyun
varlığı 40 milyondan 25 milyona, sığır varlığı ise 13 milyondan 9 milyona kadar
gerilemiştir. 1986 yılından 1996 yılına kadar Türkiye’ye 2 milyon 117 bin baş
kasaplık hayvan, kemiksiz ve karkas olmak üzere toplam 232 bin 326 ton kırmızı
et ithal edilmiştir. Sığır eti üretiminin, tüketimi karşılama oranındaki düşüş
eğilimi 2002 yılında yüzde 104.9'a gerilemiştir. Sığır eti üretimi 367 bin ton,
talebi ise 350 bin ton olarak hesaplanmıştır. 2003 yılında ise sığır eti
üretiminin talebi karşılama oranı yüzde 103.3'e gerilemiştir. Sığır eti
üretiminin yüzde 3.8 oranında artarak 378 bin ton olduğu 2003 yılında, talep ise
yüzde 5.4'lük artışla 369 bin tona çıkmıştır. Sığır eti üretimi yüzde 0.8
geriledi, 2004 yılında talep ise yüzde 5.1 oranında artmıştır. Sığır eti
üretiminin talebi karşılama oranı 2004 yılında yüzde 97.4'e gerilemiştir.
Böylece ilk kez 2004 yılında Türkiye’de sığır eti açığı oluşmuştur. Koyun eti
üretimi de artan talep karşısında gerilemiştir. 1999 yılında 132 bin ton olan
koyun eti üretimi, 2004 yılında 97 bin ton olarak hesaplanmıştır.
Koyun eti talebinin 125 bin ton olacağı
gelecek yıllarda ise üretimin 96 bin
tona gerileyeceği tahmin edilmektedir. Buna göre koyun eti üretimi talebin
ancak yüzde 76.8'inikarşılayabilecek. Hayvancılıktaki gerileme süt üretimini de
etkilemiş, 1995 yılında 10 milyon 601 bin ton olan toplam süt üretimi, 2003
yılında 8.5 milyon ton civarına düşmüştür. Ülkemizde yumurta üretimi 1990-2003
arasında en yüksek düzeye (12 milyar adet) 1998 yılında erişmiş, kriz
yıllarında azalma göstermiş, sonra yeniden yükselmeye geçerek 2003 yılında 10
milyon adede yaklaşmıştır. Ülkemizde piliç eti üretimi 1995 de 490 000 ton’dan
2002 de 696 160 tona yükselmiş; ancak 2003 de 612 000 tona gerilemiş ve bu
üretim miktarı ile dünya sıralamasında 26. sırada yer almıştır. Ortalama yıllık
büyüme hızı (1990-2000) %14,4’tür. Sektörün büyüme trendi sadece 1996-1998 ve
2001 kriz yıllarında düşüş göstermiştir. Bununla birlikte 1995-2000 yılları
arasında %31.3 lük bir hızla büyümüştür. Son zamanlarda yaşanan kuş gribi
salgını nedeniyle yine üretim düşmüştür.
Altyapı
ağlarının yetersizliği ile iklim ve coğrafya koşullarından kaynaklanan sorunlar
Türk tarımını olumsuz etkilemektedir. Buna rağmen özellikle meyve, kuruyemiş,
sebze ve tütün alanındaki pazar-odaklı üretim ve sahip olunan yüksek rekabet
gücü, Türkiye’nin tarımsal ticaret dengesini olumlu yönde etkilemektedir. Yine
de pazar odaklı ve sadece kendi kendine yetebilen tarımsal üretimin bir arada
bulunması, tarım sektörünün ilerdeki rekabet gücünü ve kırsal alanların
bölgelerarası çerçeveye dahil edilmesini olumsuz etkileyecektir.
2.Türkiye’de
Uygulanan Tarım Politikaları
Tarımın
sosyo-ekonomik önemi doğrultusunda, gelişmiş ve gelişmekte olan bir çok ülkede
kurumsal ve organizasyonel farklılıklar olsa da, tarım kesimine devlet müdahalesi
söz konusudur. Özellikle tarımsal ürünlerin arz ve talep esnekliklerinin düşük
olması, üretimin büyük ölçüde doğa koşullarına bağlı olması, üretim döneminin
diğer sektörlere göre uzun olması ve bu sektörün konjonktürel dalgalanmalardan
önemli ölçüde etkilenmesi gibi koşulların varlığı, sektörün devlet tarafından
desteklenmesini zorunlu kılmaktadır. Türkiye’de tarım politikalarının resmi
ağızdan dile getirildiği en önemli belge beş yıllık kalkınma plânları ve
programlardır. Türkiye’de devletin tarım sektörüne yönelik destekleme
politikaları uzun yıllar taban fiyat belirlenerek destekleme alımlarında
bulunulması şeklinde yoğunlaşmış daha sonra girdi destekleri, düşük faizli
kredi, teşvik primi ödemeleri, hayvancılığı geliştirme teşvikleri ile ürün
bazında uygulanan belirli ürünlerde ekim alanlarını sınırlandırarak alternatif
ürünlere geçişin teşvik edilmesine yönelik tazminat ödemeleri ve destekleme
primleri gibi uygulamalarla tarım sektörünün desteklenmesi yoluna gidilmiştir.
Devletin tarım sektörüne müdahale etmesinin
nedenleri, gıdada kendine yeterliliği artırmak, kırsal gelişmeyi sağlamak,
çiftçi gelirlerini istikrara kavuşturmak, yeterli beslenme ve gıdaya
erişebilirliği sağlamak, ihracatı teşvik etmek olarak sıralanabilir. Geçmişte
ve günümüzde tarımsal destekleme politikalarının uygulanmasından sorumlu olan
kuruluşlar Tablo 2’de özetlenmiştir.
Bu tablodan da
görüleceği gibi tarımsal desteklemeler kamu iktisadi teşebbüsleri (KİT),
kooperatifler ve fonlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Türkiye’de devlet,
1980 öncesinde tarım sektörünün yönetiminde üreticiye girdi sağlamak, tarımsal
kredi vermek, tarımsal ürün alımında bulunmak işlevlerini yürütmüştür. Tarım
İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM), Türkiye Gübre Sanayi A.Ş. (TÜGSAŞ),
İstanbul Gübre Sanayi A.Ş (İGSAŞ) gibi kurumlarda girdi üretimi yanında;
Türkiye Zirai Donatım A.Ş. (TZDK), Tarım Kredi Kooperatifleri Merkez Birliği
(TKKMB) ve Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş. (TŞFAŞ) ile üreticiye dağıtımını da
üstlenmiş; Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası ( TCZB) ve TKKMB kanalı ile kredi
sağlamış; Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO), Çay İşletmeleri Genel Müdürlüğü
(ÇAYKUR), Tütün Mamulleri, Tuz ve Alkol İşletmeleri (TEKEL), Türkiye Şeker
Fabrikaları Anonim Şirketi (TŞFAŞ), Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri
(TSKB), TSEK, Et Balık Kurumu (EBK) aracılığıyla belirli ürünler için piyasaya
alıcı olarak girerek, aldıklarını işleyerek ya da doğrudan depolayarak veya
satarak tarımsal üretimi desteklemiş ve yönlendirmiştir.
Tablo 2.
Tarımsal Desteklemedeki İşlevleri Açısından KİT’ler ve TSKB’leri
|
Kuruluşlar Destekleme |
alımı. |
stoklama. |
Pazarlama |
İlk işletme |
ve/veya ileri |
sınai |
|
KİT’ler |
|
|
|
|
|
|
|
TMO |
Tahıl.
Bakliyat |
+ |
|
|
|
|
|
TEKEL |
Tütün |
+ |
+ |
|
|
|
|
TŞFAŞ |
Şekerpancarı |
+ |
+ |
+ |
|
|
|
ÇAYKUR |
Çay yaprağı |
+ |
|
|
|
|
|
TİGEM |
Damızlık.
tohum.Fidan |
|
+ |
+ |
|
|
|
TÜGSAŞ/İGSAŞ |
Yapay gübre |
|
|
+ |
+ |
|
|
TCZB |
Kredi |
|
|
|
|
+ |
|
KOOPERATİFLER |
. |
|
|
|
|
|
|
TSKB |
Pamuk,
Fındık Ayçiçeği |
+ |
+ |
+ |
+ |
|
|
TKKMB |
Kredi |
|
|
|
+ |
+ |
|
FONLAR |
|
|
|
|
|
|
|
DFİF |
|
|
|
|
|
+ |
Kaynak: Oğuz Oyan, “Kalkınma ve Sosyal
Adalet”, Emek Politikaları Sempozyumu (24-25
Mart 2000)
Geçmişte Türkiye’de en yaygın olarak
kullanılan tarım politikası aracı pazar fiyat desteği olmuştur. İlk pazar fiyat
desteği uygulamasına 1932 yılında T.C. Ziraat Bankası aracılığıyla başlanmış,
1938 yılında TMO’nun kurulmasıyla bu görev TMO’ya devredilmiştir. 1960 yılında
destekleme alımı kapsamına alınan ürün sayısı 6 iken (buğday, arpa, çavdar,
tütün, çay, şeker pancarı), bu sayı 1970’li yılların sonunda 24’e
çıkarılmıştır. Bu ürünler; buğday, arpa, çavdar, yulaf, pamuk, tütün, yaş çay
yaprağı, şeker pancarı, soya, Ayçiçeği, fındık, Antep fıstığı, kuru incir,
çekirdeksiz kuru üzüm, çekirdekli kuru üzüm, zeytin, haşhaş, gül çiçeği, yer
fıstığı, kolza, zeytin yağı, tiftik, yapağı, yaş ipek kozasıdır. 24 Ocak
Kararları’ndan sonra ürün sayısında azalma görülmüş ve 1990 yılında desteklenen
ürün sayısı 10’a düşmüştür (buğday, arpa, çavdar, mısır, çeltik, yulaf, tütün,
şeker pancarı, haşhaş, nohut). Daha sonraki popülist
uygulamalar nedeniyle bu sayı 1991 yılında 24’e, 1992 yılında ise 26’ya
yükselmiştir, 5 Nisan Kararları ile birlikte bu sayı 8’e düşürülmüş ve 2000’li yıllara
kadar da desteklenen ürün sayısında önemli bir değişim olmamıştır. 2000 yılında
ise doğrudan desteklenen ürün sayısı buğday ve şeker olarak ikiye indirilmiş ve
2002 yılında ise destekleme tümüyle kaldırılmıştır. Bu tarihten sonra IMF ve
Dünya Bankası ile yapılan anlaşma gereği tarımda dünya fiyatlarının geçerli
olması ve doğrudan gelir desteği ile bazı ürünlerde prim uygulamalarının devam
ettirilmesi istenmiştir. Diğer taraftan, tarım ürünleri dış ticareti; tarife ve
tarife dışı önlemlerle düzenlenmiş, böylece iç pazar; arz, talep ve fiyat
yönünden dengelenmeye çalışılmıştır. Bunların dışında tarım kesimi, tercihli ve
ayrıcalıklı kredi olanaklarından. T.C Merkez Bankası, Ziraat Bankası, TKK ve
Destekleme Fiyat İstikrar Fonu (DFİF) kanalıyla yararlandırılmıştır.
Özellikle son yıllarda OECD gibi
kurumlarda yoğun olarak tartışılan tarımsal destekleme politikaları, ticaret ve
fiyatlar üzerine bozucu etkileri, kaynakların yanlış dağılımına yol açması ve
tarımsal üretimde büyük çapta global dengesizliklere katkıda bulunması
nedeniyle eleştirilmektedir. Fakat bu eleştirilere rağmen, bir çok gelişmiş
ülke destekleme politikalarını yoğun bir şekilde kullanmaya devam etmektedir.
Mayıs 1987 tarihindeki OECD Bakanlar Konseyi
toplantısının arkasından açıklanan Communique metninde, tarım politikaları
reformu için bir dizi prensipler ve çalışma programları anlatılmakta ve uzun
dönemde, üye ülkelerin hedefinin “tarımda destekleme önlemlerini tedricen ve
uyum içinde azaltarak ve mümkün olan bütün diğer uygulamaları tedricen ve uyum
içinde azaltarak ve mümkün olan bütün diğer uygun yöntemlerle, piyasa
sinyallerinin tarım üretim yapısını yönlendirmesine imkan sağlanması”, olduğu
vurgulanmaktadır. Daha sonraki OECD Bakanlar Konseyi toplantılarında ve 1992
yılındaki Tarım Bakanları toplantısında da yeniden ele alınmış ve
geliştirilmiştir. Küreselleşmeyle birlikte dünya refahındaki artışın ancak
ticaretin serbestleşmesiyle mümkün olabileceği düşüncesi, hem yurt içinden hem
de ulus üstü kuruluşların yönlendirmeleriyle ekonomi politikalarında önemli
değişimlere neden olmuştur. Uluslar arası rekabette söz sahibi olabilme, sanayi
kesiminde markalaşmayla sağlanırken, tarım kesiminde rekabet edebilirlik devlet
desteklerinde aranmıştır.
Türkiye’nin de üyesi olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma
Örgütü (OECD) içinde üretime yönelik yardımlar özellikle DTÖ’ nün kararları
gereği yapılması gereken tarım politikası reformu için ortak hedefler seti
oluşturmuştur. OECD üyesi devletlerin tarım politikalarının aşağıdaki özellikleri
taşımaları beklenmektedir:
• Şeffaflık:
Politika önlemleri amaçları, getirdikleri mali yük, bu uygulamadan beklenen
yarar ve
yararlananlar açısından açıklığa sahip olmalıdır.
• Hedefi olması
:Politika aracı belli hedeflere bağlı olarak şekillendirilmelidir. Uygulanması
ile belirli etkilerde bulunması beklenmelidir.
• Harcamaların uygun
miktarda olması: İstenen etkiyi yapabilmesi için tarım politikası önlemleri
yoluyla yapılan harcamalar gerektiği kadar olmalı, ama fazla olmamalıdır.
• Önlemlerin
esnekliği: Politikalarda hedeflerin ve önceliklerin değişimi karşısında
alınan önlemlerde değiştirilebilmeli ve bu önlemlerden belirli bir süre için
yaralanılmalıdır.
• Denge unsuru:
Alınan önlemler sektörler, üreticiler ve bölgeler arasındaki dağılımı ve
dengeyi olumsuz etkilememelidir. Türkiye’de tarım sektörüne devlet müdahalesinin
en yoğun görüldüğü devlet destekleme alımları ile başlangıç yıllarında müdahalenin
sosyal ve ekonomik amaçları ön plana çıkmış,daha sonraki dönemlerde ise
müdahalede optimalite ve rasyonellikten uzak siyasi kararlar etkili olmuştur. Bunun sonucu olarak:
• Üretimin serbest
piyasa koşullarına göre gelişmesini engellemiş (tütün, fındık, şeker pancarı,
çay gibi ürünlerde istenmeyen, ülkenin birkaç yıllık ihtiyacını karşılayacak stoklar
oluşurken, pamuk, yağlı tohumlar ve yem bitkilerinde arz açığını kapatmak için
890 milyon ABD Dolarına ulaşan ithalat yapılmıştır. Böylece, hem arz fazlası
ürünlerin stok maliyetine katlanılmış hem de ithalat yoluyla başka ülkelerin
çiftçileri desteklenmiştir.
• Üretici gelirlerinde istikrarsızlık yaratmıştır.
• Değerlendirilmesi olanaksız stoklar oluşmasına yol
açmıştır.
• Sağlanan destekler üreticiye yeteri kadar ulaşamamış,
diğer kamu kaynaklarına önemli ölçüde yük getirmiştir.
• Üretici fiyat yoluyla
desteklenirken, tüketici bu desteklemenin yükünü üstlenmiş, tarım ürünlerinin
yüksek fiyatla temin edilmesine yol açmıştır. Türkiye tarımına sağlanan
tarımsal desteklerin sonuçları yalnızca içsel gerekçelere bağlanamaz. Son yıllarda
tüm dünyayı bağlayan küreselleşme ve liberalleşme hareketlerinden tarım sektörü
de etkilenmiştir. Özellikle AB ve ABD’de ortaya çıkan gelişmelerin geniş ölçüde
etkisinde kalan uluslar arası anlaşmalar tüm dünya ülkelerini etkilediği gibi
Türkiye tarımını da etkilemeye ve yeniden şekillendirmeye başlamıştır. Bunların
sonucunda Türkiye’de devlet tarım alanından giderek çekilme eğilimine girmiş ve
tarım sektörüne yönelik müdahaleleri azaltmıştır.
Türkiye, AB Ortak Tarım Politikasına uyum,
Uruguay Raund görüşmeleri sonucunda imzalanan Tarım Anlaşmalarının getirdiği
yükümlülükler Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası (DB) gibi uluslar
arası kuruluşların yönlendirme eğilimleri ile tarım sektörüne yönelik
uygulamalar yeni bir boyut kazanmıştır. Gerek 1999 ve 2000 yıllarında IMF’ye
verilen niyet mektuplarında gerekse 2000 yılında DB’ye sunulan raporda “Tarım
politikaları reformunda tüm dolaylı destek politikalarından 2002 yılı sonuna
kadar kademeli olarak vazgeçilerek doğrudan gelir desteği sistemine geçileceği”
belirtilmiştir. Bunların sonucunda Türkiye’de tarım sektörüne yönelik tüm
dolaylı desteklerin kaldırılarak belirli bir dönem için doğrudan gelir
sistemine geçilmesine karar verilmiştir. Olumsuz bir takım uygulamaları da
beraberinde getiren doğrudan gelir desteği uygulaması ile tarım sektörüne
yönelik teşvikler önemli ölçüde kaldırılmış ve Türkiye tarımına büyük ölçüde bu
destekle yön verilmeye başlanmıştır.
Özellikle
gelişmiş ülkelerde tarım sektörünün yoğun olarak koruma altına alınması sonucu
bu ülkelerin ekonomilerinde önemli bir yük oluşmuş ve aşırı ürün stokları
ortaya çıkmaya başlamıştır. Dünya tarım ürünleri ticaretinde oluşan
düzensizliklerin de büyük ölçüde tarım sektörüne yapılan yoğun müdahalelerden
kaynaklanması üzerine özellikle Dünya Ticaret Örgütünce (DTÖ) bir takım
kararlar alınmıştır. Türkiye’nin de üyesi olduğu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma
Örgütü (OECD), DTÖ’de ülkelerin yurt içi ve uluslararası ticaretin
serbestleştirilmesi ve tarım sektörüne yönelik koruma politikalarının
azaltılması yönünde üye ülkeleri bağlayıcı kararlar alınmıştır. OECD içerisinde
de üretime yönelik desteklerin azaltılarak tarım politikalarının değiştirilmesi
fikri kabul görmüştür. Tüm bu gelişmeler ışığında Türkiye’de uygu-lanmasına
karar verilen ve 2000 yılından itibaren belirli il ve ilçelerde pilot
uygulaması başlayan doğrudan gelir desteği uygulaması 2001 yılından itibaren
ülke geneline yaygınlaştırılmıştır. 200 dönüme kadar olan arazi için uygulanan
DGD dönüm başına 2001 yılında 10 milyon TL olarak, 2002 yılında da 13,5 milyon
TL olarak
uygulanmış, 2003 yılında ise arazi
limiti 500 dönüme ödeme miktarı ise 16 milyon TL’ye yükseltilmiştir.
Türkiye’nin uluslararası anlaşmalardan doğan yükümlülükleri ve IMF ve Dünya Bankasına verilen taahhütler gereği;
• Girdi destekleri 2002 yılından itibaren, fiyat destekleri
de 2003 yılından itibaren tamamen kaldırılmıştır.
• Üreticilere verilen kredi sübvansiyonu tedricen kaldırılarak
tarımsal kredi faizleri ticari kredi faizleri düzeyine çıkarılmıştır.
• Tütün tekelinin kaldırılması taahhüdünde bulunulmuş ve 4733
sayılı tütün kanunu ile tütünde devlet tekeli kaldırılmıştır. Tütünün
alıcılarla üreticiler arasında imzalanacak sözleşmeler mukabilinde üretilmesi
koşulu getirilmiştir. Söz konusu kanunla Tekel’in özelleştirilmesi de gündeme
gelmiş ve bu amaçla özel kanun çıkarılacağı taahhüdünde bulunulmuştur. Sürekli
arz fazlası verdiğimiz tütünde 300 bin tona kadar çıkan üretim miktarı kanunla
birlikte 110 bin ton seviyelerine gerilemiştir. Söz konusu yasanın tütün
üretiminin sözleşmeli üretim sistemine göre yapılmasını emretmesi ve anılan
yasanın destekleme alımlarını da kaldırmasından dolayı iç tüketim ve ihracatı
aşan arz fazlasıyla tütünün üretimi neredeyse imkansız hale gelmiştir.
• 4364 sayılı şeker kanunu çıkarılarak ayrıca şeker
fabrikalarının özelleştirilmesi öngörülmüş, şeker üretimi kısıtlanarak suni
tatlandırıcılara geniş kota konulması gündeme gelmiştir. Şeker kanunu ile Türkiye’nin
kendi iç tüketimi ve ayıracağı güvenlik payı kadar şeker üretmesi öngörülmüş
olup ihracata yönelik şeker miktarı iç piyasada eritilemeyen şeker miktarı ile
sınırlı tutulmuştur. Mevcut durumda Türkiye şeker ihracatçısı bir ülke olmaktan
çıkmış durumdadır. Kanuna göre devlet artık şeker pancarı taban fiyatı ve şeker
fiyatı belirlemeyecek olup, şeker pancarı fiyatları şeker fabrikası sahibi
gerçek ve tüzel kişiler ile üreticiler arasındaki mutabakata göre, şeker
fiyatları da şeker fabrikaları sahiplerince serbestçe belirlenecektir.
Piyasalara fiyat müdahalesi yapılmadığı için şeker fabrikalarının
özelleştirilmelerinin önü de açılmış olmaktadır.
• Pirim sisteminin 2002 yılında kaldırılacağı taahhüt
edilmiş olmakla birlikte pirim uygulaması halen devam etmektedir. Ülkemizde
uygulaması 1993 yılında pamuk ve tütün ile başlatılmış bulunan pirim uygulamasının
2004 yılı için pamuk, soya fasulyesi,
kanola, zeytinyağı ve mısırda uygulanarak devam ettirilmiştir. Ayrıca 2003
yılında çıkartılan Bakanlar Kurulu kararı ile tarımsal üretimin temel
girdilerinden olan mazotun tarımda kullanılan kısmının desteklenmesi
kararlaştırılmıştır.
Türkiye’de uygulanan doğrudan gelir sistemi
ile üretim miktarı arasında doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Bu yüzden bu
sistemle istenilen ürünlerin üretimlerinin artırılması veya azaltılması
şeklinde bir yönlendiricilik söz konusu olmamaktadır. Ürün fiyatları piyasada
oluşmaya başladığından üretim miktarı da piyasa sinyallerine göre belirlenmeye
başlanmıştır. Doğrudan gelir desteğinin Türkiye’deki uygulamasında tarıma
yönelik diğer desteklerin tamamen kaldırılması öngörülmüştür. Ancak, doğrudan
gelir desteği bu haliyle tek başına hiç bir ülkede uygulanmamaktadır. AB Ortak
Tarım Politikası çerçevesinde gerçekleştirilen reformlar doğrultusunda
üreticilerin uğrayacağı gelir kaybının doğrudan gelir desteğiyle giderilmesi
öngörülmüştür. Doğrudan gelir desteğinin AB’deki amacı var olan desteklere ek
olarak piyasa fiyat desteğinin azaltılması veya bazı ürünler için
kaldırılmasından doğacak gelir kaybını telafi etmektir. AB’de doğrudan gelir
desteği toplam destekleme içinde %30 paya sahiptir. ABD’de de doğrudan gelir
desteği destek seviyesini ve bütçe harcamalarını azaltmak ve ürün arzının
sınırlandırılması karşısında ortaya çıkacak gelir kaybını telafi etmeyi
amaçlamaktadır. ABD’de doğrudan gelir desteğinin toplam destekler içindeki payı
%10 düzeyindedir.
Yukarıda da belirtildiği gibi doğrudan
gelir desteğinin Türkiye’de uygulandığı şekliyle ne üretimi yönlendirici ne de
verimlilikle bir ilişkisi yoktur. Gelir düzeyi düşük çiftçilerden ziyade zengin
çiftçilere daha fazla kaynak aktarılması şeklinde bir uygulama bulunmaktadır.
Türkiye’deki tarım işletmelerinin %83’ünde arazi genişliğinin 100 dönümün
altında bulunması nedeniyle büyük bir çiftçi kesiminin doğrudan gelir
desteğinden yararlanması ancak 100 dönümün altındaki arazi genişliğiyle sınırlı
olmaktadır. Doğrudan gelir desteği uygulaması taraf olduğumuz DTÖ
yükümlülüklerinin yerine getirilmesi ve AB’ye uyumun gereği olarak düşünülmüş
olmakla birlikte esasen bu oluşumlara karşı ülkemizde tarımsal desteklerin
kaldırılarak bunların yerine doğrudan gelir desteğinin uygulanması yönünde bir
sorumluluğumuz bulunmamaktadır. AB’de gerçekleştirilen reformlarla birlikte
ortaya çıkan gelir kaybını telafi etmek için diğer desteklerle birlikte
doğrudan gelir desteği verilmekte ancak Türkiye’de doğrudan gelir desteği
alternatif tek bir destek olarak düşünülmektedir. Ayrıca DTÖ yükümlülüklerimiz
çerçevesinde ülkemiz 1995- 2005 dönemini içeren 10 yıllık süre içinde iç
pazarlarda uygulanan destekleri %13,3 oranında azaltmayı taahhüt etmiş olmakla
beraber, iç desteklerle ilgili yükümlülüğümüz desteklemenin üretim değerinin
%10’unu aşması durumunda söz konusudur. Ancak Türkiye’de iç desteklerin
özellikle son yıllarda tarımsal üretim değerine oranı %10’un çok altında
olduğundan doğal olarak böyle bir yükümlülüğün de olmadığı belirtilmektedir.
Ayrıca OECD bile üyelerinin tarıma yönelik harcamalarının GSMH içindeki
paylarının %1,5 - %8,75 gibi oldukça geniş bir marj içinde bulunması
gerektiğini kabul etmiş olup, Türkiye’de tarımsal desteklerin GSMH’ya oranı
%2’nin altındadır..
Ülkemiz bir zamanlar kendi kendine yeterli, gıda ihtiyacını
karşılayan yedi ülkeden biri olarak
bilinirdi. Ne var ki 1990 lı yıllardan sonra estirilen küreselleşme rüzgarıyla
durum hepten değişti. Özellikle sanayi hammaddesi olan tarım ürünlerinin bugün
yarıdan fazlası ithal edilir duruma gelmiştir. Özellikle pamuk,tütün ve şeker
ve yağlı tohumlarda durum böyledir.
Gerek girdi maliyetlerindeki artışlar ve gerekse
kısıtlamalar nedeniyle üreticiler kendi tarlalarına giremez olmuşlardır. Günden
güne arazilerin boş durması daha ekonomik hale gelmektedir ki bu bizi dışa
bağımlı, ithal ikameci bir ekonomiye doğru götürmektedir. Rekabet için girdi
maliyetlerinin azaltılması, arazilerin toplulaştırılması ve tarımsal destek
gibi argümanlar daha etkili olarak devreye girmelidir. Sanayileşme yolunda
ilerleyen ülkemizde mevcut uygulama, yeni işsizlerin yaratılmasında önemli
etken olmaya devam edecektir. Yukarıda belirttiğimiz argümanlar kısmen ve pilot
uygulamalar olarak devam etmekte ancak yeterli olmamaktadır.
Sanayi hammadde ürünleri olan tütün, pamuk ve şeker
pancarının yerine ikame olarak düşünülen yağlı tohum bitkileri (kanola,
ayçiçeği. Soya vb.) üretiminde de yeni
sıkıntılar yaşanmaktadır. Gıdanın yanısıra otomobil yakıtı olarak da
düşünülen bu bitkilerden elde edilen bio-dizel yakıtlara da petrol vergilerinin
uygulanması bu bitkilere olan üretim talebinin de azalmasına neden olacaktır.
Ülkemizde yağlı
tohumlu bitkilerin üretimi yetersiz olduğundan bitkisel yağ ihtiyacı ithalat
yoluyla önemli miktarda döviz ödenerek karşılanmakta ve yıldan yıla bitkisel
yağ ithalatı artış göstermektedir. Bitkisel yağ üretimimiz yıllara göre
değişmekle birlikte ortalama 800-850 bin ton civarındadır. Bitkisel yağ
ithalatı ise yıllık 800-900 bin ton civarındadır.
Ülkemizde insan
beslenmesinde tüketilen bitkisel yağların % 48'i ayçiçeğinden, %33'ü çiğitten,
%18'i ise zeytin ve diğer ürünlerden elde edilmektedir. 2002 yılında 622.000
ton ham yağ ve 616.000 ton yağlı tohum ithalatı için toplam 437 milyon $ döviz
ödemesi yapılmıştır. Projelerle ile; ayçiçeği, soya fasulyesi, kanola, pamuk,
yerfıstığı, susam ve aspir gibi yağlı tohumlu bitkilerin üretimleri
artırılarak, bitkisel yağ ithalatımızın azaltılması amaçlanmaktadır.
Yağlı tohumlu bitkilerin, sürekli hububat ekimi nedeniyle
yorulan alanlara ekilmesi ile; hem bu alanlar bitki besin maddeleri ile
zenginleştirilecek, hem de bitkisel yağ ihtiyacımız yurt içi üretimle
karşılanacaktır.