Sigara

http://www.sanatalemi.net/Sayfala.asp?nereye=yazioku&ID=14330

Sanatalemi, 30.12.2007, Yuluğ Tigin BALCI

-“Beyefendi burada sigara içmeseniz iyi olur!”

Gözlerini çömeldiği köşede baktığı beyaz mermerden kaldırıp sesin geldiği tarafa yöneltti. Beyaz önlüğü ve elinde streteskopuyla ona bakan ve sesine içtenlik vermeye çalışan doktor devam etti:

-“Anlıyorum sizi ama malumunuz kurallar…”

Hiç anlamadığı bir dilde konuşuluyormuş gibi bir yere bir de doktora baktı. Neden sonra söylenileni idrak etti. Karşıdaki “Burada sigara içmek yasaktır!” levhasına baktı. Yorgunluğun ve üzüntünün getirdiği boğuk ses ile doktora cevap verdi:

-“Peki, özür dilerim.”

-“Önemli değil.” Diye ekledi doktor.

Ve hızla koridorun sonundaki sedyeye yöneldi. Doktorun arkasından yürüyecek oldu. Babasıyla ilgili sorular tasarlamıştı sigara içerken. Ama yerinden kalkamadı. Saatine baktı. Babasının liseye başladığında aldığı saat epeyce eskimesine ve birçok defa tamir görmüş olmasına rağmen görevini gayet iyi yerine getiriyordu.

-“Saat üç olmuş!” Dedi yüksek sesle.

Ve bir soru sormuş da cevap bekliyormuş gibi sağına soluna baktı. Karşı bankta uyuklayan üç hasta yakını ve koridorun sonunda yatak bulunamadığı için idareten sedyede yatan hastadan başka kimse yoktu koridorda. Gözleri doktoru aradı. Yoktu. Yavaşça doğrulurken eli cebine gitti. Sigara paketini aldı. Çakmağı ararken biraz önceki levhaya gözü ilişti: ”Burada sigara içmek yasaktır!” Paketi yerine koyarken dışarı çıkmaya karar verdi. Üçüncü kattaki koridordan çıkarken arkasına döndü ve beyaz zemin üzerine kırmızı ve büyük harflerle yazılan tabelaya baktı: “ONKOLOJİ”. Yüzüne belli belirsiz bir tebessüm geldi. Merdivenlerden inerken on beş gün öncesine gitmişti.

-“ON-KO-LO-Jİ. Oğlum, bu onkoloci ne demek ki! Bizim cildiyeye gitmemiz lazımdı. Yanlış gelmiş olmayalım.”

-“Yok, baba, onkoloji de cildiye gibi bir şey işte. Onun gâvurcası!”

-“Öyle desene. Cahil olmak zor, okusan bile okuduğunu anlayamazsın. Şu doktoru görsek de dönsek memlekete, havuçların sökülme zamanı geldi. Tarlada kalır sonra. Anan beceremez!”

-“Tamam, baba, hem memlekette “Bir de İstanbul’a gösterin, ters bir şey yok ama içiniz rahat etsin!” Demediler mi? Yarın sabah memlekette oluruz inşallah. Merak etme sen.” Hastane bahçesine çıkarken günleri saydı. Tam on beş gündür hastanedelerdi. Filmler, tahliller, muayeneler birbirlerini izlemiş, üç doktor en sonunda memleketteki hastanenin teşhisini onaylamışlardı: KANSER!

Her şey o sabah başlamıştı. İki günde bir mutlaka ziyaret ediyordu babasını. Hal hatır sorup eksiklerini öğreniyordu. Dedesinden kalma iki katlı taş evde sadece annesi ve babası kalıyordu. Sekiz kardeşten sadece kendisi ziyaret ediyordu evi. Bazen düşünürken onlara kızıyordu ama çok uzun sürmüyordu. Evin en büyük çocuğu olarak onun üstündeydi sorumluluk. Hem o olmasa tüm aile dağılırdı. Onlara kızmazdı. Gel dese hepsi gelirdi muhakkak ama çağırmadığında kimse gelmiyordu.

-“Hakkını helal et anne. Tamam, ağlama artık bir ben değilim ki giden!”

Annesi gelmişti hatırına. Okuma yazması olmayan annesi hemen hemen her fırsatta ağlardı zaten. Ama daha mühimi babası da ağlıyordu. 70’li yılların sonuydu, İstanbul’a edebiyat bölümünü kazanıp gelirken. Babasını ağlarken görmüştü. Belli etmeden sessiz sedasız, şalvarının cebinden çıkardığı mendiline gözyaşlarını siliyordu. 18 yaşındaydı ve babasını ağlarken ilk ve belki de son defa görüyordu. Babasıyla arasındaki ilişkiyi düşünüyordu şimdi. Saygı ve çok derinden bir sevgi ile bağlıydılar birbirlerine. Evet, belki çok sarılmamışlardı birbirlerine ama bakışlarla, sözlerle hep sevgilerini belli etmişlerdi birbirlerine. Şimdi…

Sigarasını yere atarken, bahçeye çığlık çığlığa bir ambülâns giriyordu. Hemen bir koşuşturma başladı. Sedye açıldı ve kan içindeki hasta üstünde ACİL yazan kapıdan içeri alındı.

-“Allah yardımcısı olsun!” Dedi.

Kendi gelişleri böyle olmamıştı. Hatta babası çok rahattı. Gezeriz bir güzel İstanbul’u diyordu. Otobüste hep askerlik ve gençlik günlerini anlatmış ve gülmüştü. Ayağındaki yara çok önemli değildi ona göre. Doktorlar niye buraya yollamışlardı ki onu?

-“Ah baba!” Dedi kendi kendine. “Söyleyemedim ki ben sana kanser olduğunu.”

Sigarasının bittiğini o zaman fark etti ve kantine çay içmeye yöneldi.

Kantin dolu değilse bile boş sayılmazdı. Hasta yakınları uykulu gözlerle çay içiyorlar. Bir kadın bir diğerine annesinin ameliyatını anlatıyor, o da örgü şişlerini sallayarak “Geçmiş olsun kardeş.” Diyordu. Boş bir masaya oturdu. Çayını getiren garsona tebessüm etmeye çalıştı birden arka taraftan gelen sesle irkildi.

-“Sen ne bilirsin zaten! 70 yaşına geldin hala bir şeyden anlamıyorsun!”

-“Oğlum, sinirlenme tamam vazgeçtim söylediğimden gel otur şuraya.”

30 yaşlarındaki çocuk oturmadı. Babasını bırakıp hızla kantinden çıkarken yaşlı adam etrafındakilerden özür dilemek istermişçesine sağına soluna bakıyordu.

Babasına kızıp kızmadığını düşündü. Kardeşinin düğününde kızmıştı ama bir şey söylememişti. El âlem ne der? Diye d